19 Şubat 2016 Cuma

önsöz

Sadelikten yanayım. Amacım büyük laflar etmek değil. Ama bilmiyorum ki bir insan kendini nasıl anlatmalıdır. Ondan da önce şunu sorayım. Bir insan niçin kendini anlatmak ister? Başkaları da niye okur o insanı? Okurlar mı yahut?

Umuyorum ki okuyacaksınız ve umuyorum ki okumak size, yazmaksa bana iyi gelecek.

Üzerinize afiyet ben bu yaşıma dek yaşadığım bazı şeyleri sıçacağım dostlar, kokacak ve sifon da çekeceğim üzerine. Yok bu benzetme pek hoş kaçmadı. Zira sizlere b.k okuyacaksınız demiş oluyorum. Nasıl bir tabirle anlatmalı bilmem yazma macerasını. Lisede edebiyat hocamız “okumak dolmak yazmak ise boşalmaktır” demişti de herkes önce bir hımm deyip sonradan haaa!!! demişti. Şimdi o benzetmeyi anarak hocamın tatlı kulaklarını çınlatarak okudum okudum boşalmaya geldim desem, yok dostlar, bu da olmaz.

Belli ki ben bir benzetme çabasına girdikçe yazma serüvenimi, hep utançlı kelimeler bulacağım. O yüzden abartısız, süssüz yazacağım dediğim yere dönerek, en baştan alıyorum.


Merhabalar sevgili okurlarım, bir şeyler yaşadım ben de sizler gibi, ama uzun zamandır içimde debeleniyor yaşadıklarım. Yazmadan, anlatmadan olmayacağına karar kıldım. Ve işte anlatacağım sizlere. Anlatmalıyım, seslenmeliyim, içimden gelen ses böyle diyor ve ben de kulak veriyorum bu sese.

27 Kasım 2015 Cuma

nayır nözlemiyorum!

bir ev vardı hani, ta apartman kapısından girince, biraz boya, biraz kibrit, çokça da apartman apartman kokardı. bir yatak vardı hani başını koyunca öylesine uyurdun umarsız. öylesine bırakıverirdin o çocuk bedenini, çiş bile yapmıştın kaç kez uykunda hatırlasana.

bir ev ve bir yatak... sen özlemedin sanıyorsun, sorsalar aa o da nerden çıktı ayol dersin. ama bak işte, nasıl da kokusu burnunun te direğini sızlatıyor ve o yatağın hayali içini kıpırdatıyor.

bir ev ve bir yatak. 'bir ev'de ulama var, 'bir yatak'ta yok.
ulama olsun ya da olmasın bunun hiç bir önemi yok. ve bunların konumuzla da ilgisi yok.
"bir ev ve bir yatak istiyorum çişe kalkmak istemeyip altıma kaçıracağım." cümlesi  şiirsel bir devrik cümledir ve gizli öznesi ben'dir. bunun da konumuzla ilgisi olmamakla birlikte böylesi devrik şiirsel cümlelerin yazıya hareket kattığı da bir gerçek.

lafı değiştiriyorsun. çünkü özlemek'ten konuşmaktan sıkılıyorsun, belki de utanıyorsun. ama bak işte özlüyorsun. oysa özlememeli o günleri.
-meli -malı ekleri gereklilik kipi ekleridir. -mek -me -iş ise mastar ekleri. özlemek kelimesi gereklilik kipinde çekimlenebilir mi ki?  hadi söyle bakalım özlemek engellenebilir mi sayın öğretmenim!

ben bir türk dili ve edebiyatı öğretmeniyim. hiç kendini böyle tanıtmadın kimseye. oysa sırf birileri nesin diye sorduğunda cevap verebilmek için öğretmen oldun. yazık.

sen mesleğini icra etmeyen bir öğretmensin. öğretmenliği de özlüyorsun. senin vaktinin yarısı özlemek yarısı özlediğini inkar etmekle geçiyor. git bi silkelen iyisi mi. ya da git bir çay koy, sonra da sigara yak. yapabilirsen. demeye lüzum var mı bilmem ama -ebilmek yardımcı fiildir. artık duruma göre olumlu yahut olumsuz sonuçlanabilir.

Bu fırtına durulur mu benden yazar olur mu?


29 Ekim 2015 Perşembe

bir gün bir gün bir balık...


"Can sıkıntısı neler yaptırır?" köşemizde dün kitapları çok satan bir yazarı konuk etmiştik bugünse 
 "oscar adaylığına kesin gözüyle bakılan  yönetmen"i ağırlıyoruz.

15 saniyelik bu kısa filmimin adı "bir gün bir gün bir balık..." .
Ve ne ironidir ki can sıkıntısından çektiğim bu film, canı sıkılan bir balıkcağız hakkında. 
Öylesine bir kısır döngü içreyiz anlayacağınız. 

Kendisini serin sulardan bir kitaplara bir bardaklara atan kara balığımız sonunda bir bardak espresso oluyor efenim.

Şimdi arkanıza yaslanın ve 15 saniyelik fekat yapım aşaması 2 saati alan filmin keyfini çıkarın.






Yalnız film vizyona girse kim  balığın atladığı kitabın "küçük kara balık" olması hasebiyle ufaktan hikayede görünür kıldığım arayış hikayesini anlar! Tey tey ya, tey tey...
 Şu 15 saniyede ne arayışlar, ne kendini buldum sanmalar, ne terk edişler gizli ya rab! 
Ha sonrasındaysa Starbucks'ta satılan kahvelerin fil boku değil bildiğin balık boku olduğuna dem vuruyorum. 
Hem içli bir çocuğum hem de öylesine çevreci bir aktivistim.



28 Ekim 2015 Çarşamba

Kimse Okumazsa Cansu Okur*

not: işbu yazı  bundan aylar evvel yazılmış olup aşırı duygusal olduğu gerekçesiyle bugüne dek sandıkta saklanmıştır. 

Alternatif başlıklar*

"Bir fotoğrafta çıkmayanlar"
"Sizin hiç Cansu'nuz oldu mu? Benim oldu."


"Ulan ne gece yaşadık geriye bir fotoğraf kalmadı tüh!" diye düşündüm apartmanın kapısından çıkarken. "Oha ben Cansu'nun apartman kapısından çıkarken ilk defa farklı bir şey düşünüyorum" diye düşündüm sonra.  Genelde apartmandan, her katta sönen insafsız ışıklarla girdiğim mücadele hasebiyle canhıraş bir vaziyette çıkarım çünkü.  Cansuların apartımanda, apartman ışıkları bazı moderen  apartmanlarda olduğu gibi fotoselli değil bizzat düğmeden basmalıdır ve Cansu her türlü dramatik sahneye atarlı olduğundan sizi uğurlaması 5 sn sürer. Siz kapıda ayakkaplarnızı ayağınıza dahi oturtmamışken güle güle deyişiyle kapıyı üstünüze örtmesi bir olur. Giriş kat muamelesi yaptığı evi 3. kattadır ve o kapıyı kapadıktan sonra sizin için gerilimli dakikalar baş gösterir, ki bu onun ruhunda bile değildir!

Evet Cansular böyledir, sizi ayağınıza oturtamadığınız ayakkabınızla kapının önünde öylece koyuverir, siz el yordamıyla otomatiği ararken, o kapıyı çoktan kapatmış hayatına devam etmektedir.

Az sabrettim aa sonunda baktım bir değil beş değil, ben de biraz daha samimi olduktan sonra bir gün isyan ettim, "bu ne lan Allahsız insan ışığı yakana dek bekler bari" diye, o da sağ olsun en azından düğmeyi bulana dek bekledi sonraki gidişlerimde.

Ve böyle yıllar geldi geçti... İşte bugün günün anlam ve önemine binaen Cansu değil ışığı bulana yahut bir alt kata inene dek; ben teeee dış kapıdan çıkana dek beni kapıda bekledi. Bunun bir ilk olduğunun farkına vararak ve "bak nasıl da bekliyorum seni diyerek". Beni böyle geçirdi, çünkü bu, beni o evden son geçirmesiydi!


Kolilerin etrafa saçılmasına, oturacak hiç bir yer olmamasına rağmen bana, "atla gel evdeyiz" dediği ve gözleri dolu dolu beni dış kapıya kadar geçirdiği, bu nadide geceden bir fotoğraf bile yok diye düşünerek çıktım apartmandan.

Ve apartmanın köşesinde "Rıfat Efendi Sokağı" tabelasını görünce aha dedim, tüm geceyi nası da özetliyor bu tabela ve tabelanın fotoğrafını çektim. Gel görelim o yazı bile okunmuyor çektiğim fotoğrafta, ve işte görüyorsunuz, bu geceden bir fotoğrafımız olmadığı gibi, sokağımızın tabelasının bile doğru düzgün bir fotoğrafı bile yok. Bu meseleye tekrar döneriz ama bir de nasıl başladı bu hikaye ona bir bakalım.


Yıllar yıllar önce bir sinemanın bekleme salonunda tanıştık. Aynı filme girecektik, ortak arkadaşlarımız vardı, aynı salonlarda birlikte bulunmuşluğumuz vardı. Birbirimizi cismen tanısak da fiilen ilk tanışmamız film başlamasının 5 dk evvelinde biletleri paylaşırken oldu. "Sen Cansu musun yoksa?" dedim, "Evet." dedi kahküllerin arkasından: "Sen de Gamze'sin".

Oha dedim ne cool kız, kahküllerin arkasından bakıyor. Tam bir Ali Desidero şarkısı içreydik: "Kız çok güzel latif şirin, hem kitap kurdu hem de bir ahu".  Uuu dedim, "Centilmence mi yaklaşmalı familyasıyla mı tanışmalı?".

O gün belledim ben onu, ve yapılcaklar listeme şunu ekledim:

"Kahküllü kızla arkadaş ol!"

O da eklemiş olacak ki beni listesine, ikinci buluşmamızda "ay biz senle ne güzel anlaşırız" aşamasını atlayarak direk anlaşmaya başladık. 3. görüşmemizde onun ev aradığını öğrendim ve sanırım 5. yahut 6. da kahküllüye benim mahalleden ev bakmaya başladık.

O kadar emlakçı gezdik, o kadar ev gördük; karar verme aşaması geldiğindeyse ikimizin de ilk aklına gelen ev, benimkine en yakın olanıydı ve de Allahım ne genişti, nasıl da manzaralıydı! O evi, en iyisi diye tuttuk o gece. Ve acı gerçeği ertesi gün evi temizlemeye gittiğimizde kavradık. Ulan ev iyi miyi falan değildi! Belli ki biz evlerimizin yakın olması fikrini sevmiş ve bu hisle eve başka gözle bakmış, evin sorunlarını görmemiştik. Oysa evin sağı solu dökülüyor, eve boya badana gerekiyor, eve yatak sığsa dolap; dolap sığsa yatak sığamıyordu. Ama aldırmadık! Varsın uğraşmak gereksindi, varsın sığışmak gereksindi, aynı mahallenin aynı sokağında oturmayacak mıydık.

Tüm zorluklara rağmen, bir haftada o evden "öncesi ve sonrası fotoğraflandığında televizyondaki dekorasyon programlarına taş çıkartacak bir ev" çıkarmayı başardık. Ama evin eski ve yeni halini bilen bir ikimiz vardık, önceki hali fotoğraflamayı akıl bile edememiştik, herkes mecbur anlattığımıza inanacaktı. Ki inandılar da, hem de her gelen hediyesiyle geldi, Bu ev adam olmaz bakışlarımızdan bir hafta sonra, ev, nice evsizi yurtsuzu ağırlayan huzur dolu bir yuvaya dönüşecek; bir ay sonra, nice bağımsız filmlere mekan olabilecek hale gelecekti. Antika lambası, duvar boyu kitaplığı, modern perdeleri, mutfaktan gelen kahve kokusu ve ayaklarınızda dolaşan minik kedisiyle herkesin uğrak yeri olacaktı.

Evi tutmamızdaki en büyük etken yakınlık demiştim ya, hatta aslında direk tabelaydı.

"Oha!" demiştik emlakçıyla eve girerken, "Bu evi tutarsak aynı sokakta oturacağız!" Çünkü Cansu'nun evinin köşesinde yazının yazılma sebebi olan ama görselde net anlaşılmayan tabela asılıydı: "Rıfat Efendi Sokak" ve benim de sokağım aynıydı!

Hayat boyu türlü belirsizlikler yaşamış hele ki ailesiyle, hayatıyla ilgili bazı temel meselelere net cevap veremeyen, uzun suskunluklar ya da geçiştirmeli cümleler kuranlar için en güzel his net yanıtlardır. Bakınız deneyelim? "Aa ikiniz de Balatta mı oturuyorsunuz?" diyen birine pat yanıtımız şu olacaktı; "Evet, hem de aynı sokakta!

İşte bu kadar netti, aynı mahalle, aynı sokak! Bu kadar! Lamı cimi yok!  Ulan sonra Cansu'nun faturaları üstüne alma muhabbetinde aynı sokakta olmadığımızı anlayacak ve derin acılara gark olacaktık. Ama bu kez de imdada "yan sokak" tabiri yetişecekti. Sonra aramızda aslında iki sokak olduğunu idrak ettiğim günlerden birinde kendi kendime "Arka sokak işte caaanım" diyecek ve soran herkese Cansu "yan sokakta" yahut  "arka sokakta" oturuyor diyip, katiyen aramızdaki uzaklığı sayılara dökmeye kalkmayacaktım. Çünkü sayılar bizi üzebilirdi.

Değil midir ki aynı mahallelinin alışverişte girdiği savaşta ortak çarpışacaktık artık.   "İki kuruş için çok gezmeyeyim" diyerek, ucuzunu ve pahalısını, Mustafa Ceceli'nin "sevdiceğini koynuna günahlarını boynuna alması" gibi tüm ihtiyacını tek bir marketten alan insanlardan olmayacak; tam tersi hepi topu 5 maddelik alışveriş listesini bile ayrı 5 dükkandan yapacaktık artık. Bunu konuşmamıza gerek yoktu. O da benim gibi büyümüştü. Küçükken pazara gitmeye zorlananlar bilir; önce pazara girilip pazar bir baştan aşağı gezilir. Sonra tekrar başa dönüldüğünde ne nerde daha ucuzmuş, kimin malı daha iyiymiş bilinir, ikinci turda alım işlemleri başlanır. İkinci tur sonrası hala alınacak kaldıysa gözden kaçanlar için üçüncü tur dahi yapılırdı. Çünkü annenizin aman onu da manavdan alırım diyecek lüksü yoktur. Ya üçüncü tura çıkılacak, ya da o hafta o sebze evde pişmeyecektir. Ben az üçüncü tura tek başıma gönderilmedim.

Evet efendim, benzer bütçeli cüzdanları vardı annelerimizin ve biz ilkokul çağındaki tecrübelerimizle koskoca İstanbul'da kendi başına bu yaşa eren kızlardık! Cansu da benim gibi ilk haftasında öğrenmişti. Tuvalet kağıdını ve deterjanı Bim'den, kremdir şampuandır, abur cuburdur Şoktan, peynir zeytini köşedeki dükkandan, sadece meyveyi manavdan alıyorduk. Her seferinde üşenmiyor, bir kahvaltı alışverişinde mahalledeki tüm dükkanlara uğruyorduk. Ve kimi zaman yanlış tercihler ders de alıyorduk, Şok'tan tonbalığı, Bim'den alınan tatlılar zehirliyebiliyordu. Ve bunları da zaman içinde öğreniyor birbirimizi örgütlüyorduk.

Gün geliyor ardı arkası kesilmeksizin görüşüyor gün geliyor birbirimizi bir iki ay görmüyorduk ama ulan değil mi ki taksime 55T ile Eminönüne 99'larla Fatih'e 41Y ile gidiyorduk. 41Y'nin hep vaktinden 10 dakika önce geçtiğini de biliyor ve birimizden biri bu kez 15 dak önce geçtiği düşünülen 41Y'ye söverken durakta rastlaşıyor artık iki yakın arkadaştan öte komşu da olmanın verdiği rahatlıklar "Aa naber, nereye böyle?" "Ben de şuraya gidiyorum" muhabbeti yapıp birbirimizi yolculuyorduk.

Bugün konuştuk, niye daha çok görüşmedik acaba diye. Çünkü ikimiz de kendi ayakları üstünde durmak koşulu ile kendimizi yetiştirmiştik. Belki hep ararsak, günün birinde karşı taraf ihtiyacımız olduğunda telefonumuza çıkmaz endişesiyle her bokta birbirimizi aramıyorduk. Yalancı çoban olmaktan korktuğumuzdan o en önemli numarayı, o en huzurlu evi, o en dinlendirici sesi hep acil durumlara saklıyorduk.

Amaaan ya da neyse ne, dedim ya biz sayılara takılmıyorduk. Sayılar insanı üzebilirdi, biz geçmişin çetelesini tutmuyorduk. Biz geçmişin çetelesini tutanların çetelesini tutuyor birlikte küfrediyor, birlikte gülüyor, birlikte sövüyorduk. Bunu söylemek klişeyse klişe anasını satayım. Klişenin de dibine vurmaktan çekinmiyorduk ki. Belki ergenliğimizde çekingen kırılgandık ama o ilk tecrübelerden ilk acılardan, ilk terk edilmeler, etmelerden sonra şu yaşımızda risk alıyor, ağlamaysa ağlama, kahkahaysa kahkaha ikisinin de dibine vuruyorduk.


Cansu'nun taşındığı 27 Haziran'da yazdığım bu yazıyı çok duygusal oldu gerekçesiyle veto ederek göndermemiştim ona... Komşuluğun yakınlıkla ilgili olmadığını reddetmekle meşgul olduğumuz şu günlerde eskisi gibi sık görüşemesek de biliyoruz ki hala hangi saatte ararsak arayalım, atla gel diyecek biri hep var. Ha arka sokakta ha Haliç'in karşı kıyısında...

Bu da yazısı okunsun diye rengini açtıra açtıra bir hal olduğum
söz konusu tabela;