30 Temmuz 2014 Çarşamba

sarmak üç nokta

"sarmak" fiilinin tdk 16 anlamını tespit edip, her örneği de bir alıntıyla taçlandırmış lakin, benim burada kullanacağım anlamına rastlamadım bu 16'sı çinde.

http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&arama=kelime&guid=TDK.GTS.53d939f7cd8189.43396141

17. anlam: sarmak, bir süre boyunca onunla ilgilenmek ve o şeyi/şeyden neredeyse bıkacak, bıktıracak hale gelmek, getirmek...

dönem dönem insan bir şeylere, birilerine sarar değil mi... hele ki şarkılara sarışlar...

yalnız yaşayan bir insan değilseniz, sizle birlikte ev halisi de o şarkıyla yatıp kalkar ve çoğu zaman da sizin o şarkıyı sevmenizi sağlayan bir çok kişisel etmen, gerçekten kişisel olduğundan, siz bıkmasanız da bir süre sonra illallah dedirtebilirsiniz çevrenizdekilere. kendim sevgili ev arkadaşımın bu sarışlarına defaatle illlallah dedim, oradan biliyorum. ve bu aralar ben de illallah dedirtiyorum.

bir diziden feleğin çemberinden geçmiş iki karakter, tüm kanayan gönüller için söylüyorlar efendim: Yanarım.

http://www.youtube.com/watch?v=SsVjQ_UZg4g

mesele sevmek burada da, mesele içli bakmak, mesele sadece böyle bakmak belki de...

22 Temmuz 2014 Salı

yazmak için en güzel bir sebep...

yazmaya güçlü bir sebep olmalı. aylardır tek satır yazamamış biri için hele... çok güçlü bir sebep...

ilhan berk yazarların mutsuzluğuyla ilgili bir şeyler söylemiş, onun ne dediğini hatırlamıyorum ama benim anladığım; "mutlu insan yaşar, mutsuzsa yazar" nevinden bir şeydi. evet, mutsuzluk bir çok kez yazmaya itiyor ama onun da mı dozu var ne. mutsuzum doğru, ama hiç de yazasım yok be ilhan berk. yaşıyorum da sayılmaz, evin içinde, aynı koltukta bilgisayar karşısında oturup saatlerce bir şeyler izliyorum bir haftadır. 

lafı nereye bağlayacağımı ben de merak ediyorum şu an. ilhan berk dedim, mutluluk, mutsuzluk dedim, bu genel tanımı kişisele bağlayıp mutsuzum dedim, evde pinekliyorum dedim. aslında  lafın nereye geleceği
epey belli be. bak sen de bana hak vereceksin.

işte böyle zamanlarda anlıyor insan sohbetin, oturup karşılıklı çay, kahve içmenin keyfini... oradan buradan laflamayı..

dostlarla olmanın keyfini, bu keyfin ne kadar da değerli ve önemli olduğunu onlardan uzakta anlıyor insan... 
tüm hayatımı bursa'da bırakıp yollara düştükten sonra istanbul'da bir aile edindim kendime. ama tanıştığımızda herkesin öğrenci olduğu bu aile, şimdi işe girenler, iş değiştirenler, şehir değiştirenler, okulu bitirenlerle biraz ülkenin farklı yerlerine savrulmuş durumda. hele bir de yaz eklenince üzerine iyice göremez olduk birbirimizi. kimimiz mecbur ailesiyle, kimimiz yaz sıcağında işyerinde, kimimiz kitap başında okuyup yazmaya mecbur, kimimizse saatlerce evin içinde bîçare pineklemekte..

yılın yorgunluğunu taşıdığımız ama bu omuzlarımızdaki yılın kirini pasını atamadığımız, bir tatille çekip gidemediğimiz şu günlerde temmuzun 22'sinde sana ufak bir hediye vereyim; bende uyandırdığın tüm güzellikleri, seninle dost olmanın beraberinde getirdiği incelikleri bir kez daha somuta dökeyim istedim.

Buyur bakalım; 2. Geleneksel Doğumgünü Kolajı... 



uzaklara yola çıkan vosvos, lunaparklar, bolca kahve, kitaplar, tatlılar, güzel balkonlu, geniş teraslı evler, müzik, çiçekler, fenerler, şekerler, çocukluğumuzun tek aydınlığı o güzel filmler, denize bakan bir pencere, uçan balonlar, yine kitaplar, yine kahve...

seni seviyorum! aylardan sonra sırf seni birazcık olsun gülümsetebilmek, mutlu edebilmek için aylar sonra yeniden yazacak kadar, saatlerce bilgisayar başınca cebelleşecek kadar seviyorum. (yazının başıyla geç de olsa bağladım, yani sanırsam)

sana hediye ararken m'nın dediği gibi sen daha fazlasına değersin de elimizden bu kadarı geliyor!

15 Mayıs 2014 Perşembe

şiddete meyyalim vallahi dertten

hep kuştan çiçekten bahsedecek değiliz ya. hep içinde kelebekler uçan şarkılar paylaşacak değiliz ya. ağıtlar söyleyeceğiz. işçi bayramıyla başlayan mayısta; mayısın ortasında işçilerin evlerine düşen ateşi ne yapsak söndüremeyeceğiz. politikaya girsek de girmesek de o güzel adamları geri getiremeyeceğiz.

"beni bırakın da içeri gireyim, arkadaşımın karısı hamile, onu bulup getireyim" diyen, kurtulduğuna dahi sevinemeyen adama; aynı mesaide ölen ikiz kardeşlere; kurtulan bir amcanın "yine olsa yine çalışırım çünkü kredi borcum var" demesine; kim bilir içeriden sağ sağlim çıkmasını beklediği nice eşi dostu varken yüreğine taş basıp çıkan ölülerin cenazesi beklemesin diye boş tarlalara onlarca, yüzlerce mezar kazan somalı gençlere bakıp bakıp hayret edeceğiz.

haber sitelerinin foto galerine girip hayretimize hayretler katacağız anca. sıçayım ben bu hayretime. bir işe yaramayan öfkeme, her şeyi daha yaşandığı zaman unutmaya hazır beynime! geçmiş acıların üzerine setler çekmiş belleğime!

oraya koşmuyorsam kendi ağzıma da sıçayım. somaya bir bilet demiyorsam, insan mıyım lan ben.
hee ben farkındayım ne kadar insanlıktan çıktığımın da ülkeyi yönetenlere ne demeli. benim gibi oraya gidemeyen ama sokaklara çıkan, kol kola yürüyen, acısını paylaşan insanlara saldıran, onlara su sıkan polisime; polisimi halkımın üzerine salan devletime; yaralı işçiler, diğer yaralıları çıkarırken kenardan şık takım elbiseleriyle onları izleyen bakanıma ne demeli.

hele ki " efenim kaza bu, kazalar normaldir" diyen kafayı siyasetle bozmuş başbakanıma ne demeli. ama bi bok diyemem oy bile kullanmadım ben. ben yenilgiyi baştan kabullenmiştim. ben var ya ben valla insan değilim.

not: iş bu yazıda aslında daha onlarca küfür kullanılmış, küfürler olanca edebimle kısaltılıp sadeleştirilmiştir.
not 2: başbakanı şok marketler zincirinin soma şubesine kaçırtmayı başaran, ölülerinin hesabını sorarken müsteşardan dayak yiyen abilerime, devletin üzerine polis salacağını bile bile sokaklara koşan kardeşlerime bu sikimsonik sosyal ağdan selam olsun! sizlen gurur duyuyom. gururum kaldıysa artık... sanmam...


ahanda link! alın sizde bakın, bakın içiniz acısın, bakın unutun, bakın hatırlayın, bakın kafayı yiyin.

13 Nisan 2014 Pazar

başım alıp nere gidem?

küçük bi kız olayım, bavuluma kedimi, pikabımı ve en sevdiğim plağı ve masal kitaplarını alıp bir başıma kaçayım..

algıda gidici gidicilikte bir başımayım..




10 Nisan 2014 Perşembe

akşama ne pişirsek?


bulgur pilavı yapalım bugün, bol yapalım da iki gün yeriz. geçen bol yapmadık ama iki gün yedik. bol yaparsak dört gün yeriz. elimizin ayarı yoksa demek.

bulgurda da pirinçteki gibi 1e 1buçuk mu. kimi 1e 2 koyuyormuş ama. yok lapa olmasın kuru olsun daha iyi.

yanına ne yapsak. mantar mı, patlıcan mı. mantar çok dayanmaz buzdolabı olmadan en iyisi onu yapmalı. patlıcan beklesin.

salata ya da cacık yapalım. hangisini yapmalı. hem salata hem cacık yapsak nasıl olur. salataya roka, cacığa da bol sarımsak koruz.

acıktın mı. hayır. ben acıktım hadi yemek yapalım. daha yeni kahvaltı yaptık bekleyelim. ben acıktım yapalım.

işte böyle dostlar, salı günü pazara gideli beri bu haldeyim. aldıklarımız ve yiyeceklerimiz arasındaki dengeyi ayarlamaya çalışıyorum. ya yiyorum, ya pişiriyorum, ya da ne pişirsem, neyin yanına ne gider diye düşünüyorum.

ömrü hayatımda böyle bir dönem olmadığından,  evde düzenli yemek pişirmeyi ilk defa 28 yaşında denediğimden olsa gerek bokunu çıkarıyorum. ne güzel şeymiş yarabbi! ama bu kadarı da çok fazla sanırsam, çünkü yatıp kalkıp yemek düşünüyorum. internette damak zevkime en uyan siteyi arıyorum. bulgur pilavını salçasız pişirdi diye oktay ustayı bi kalemde siliyor, sulu yemeklere sarımsak ekleyin diyen siteyi adı "birtutamsevgi" gibi dandiri olsa da yer imlerine ekliyorum.

yeni evlenmişim sanki gibi annemi günde bi iki kez arayıp kısık ateş diyor ama ocağın büyük gözündeki kısıkla, küçüğünün kısığı bir değil diye gayet mantıklı "sen söyle anne ben nedeyim?" minvalinden sorular soruyorum.

hazır domates soslarının mucidine olan inancım tasdikleniyor, eve ilk taşındığımda arkadaşımın yolladığı tencerenin içinden çıkan o zaman bir kenara attığım tahta kaşığa adeta tapıyorum.

noldu bana dostlar diye soruyor ve cevabı yine ben veriyorum. işlerin, tezin biriktiği, iş başvuruma hala dönülmediği şu günlerde hayatımın merkezine tıkınmayı alıyorum. kendimi pişirme işine adıyorum. değil yapmaya, düşünmeye korktuğum bir çok şeyden yemek pişirerek ve kalan tüm zamanımı ne pişireyim diye düşünerek geçiriyorum.

günün birinde birinizi arayıp ne pişirsem diye sorar sizden fikir istersem, yahut bir derece daha vahimleşip ne pişirdin diye sorarsam bilin ki durum vahim. buluşun toplaşın bu kızcağıza ne yapmalı diye oluruna bakın.

ama şimdilik iyi gidiyor. gelin yiyelim, içelim, pilava et suyu mu tavuk suyu mu gider onu irdeleyelim. patatesin kilosunun pahalılığından, iyi domatesi nerden bulcağımıza varan geniş yelpazede hasbihal eyleyelim...