12 Ağustos 2013 Pazartesi

Üzgünüm Leylâ

Sevda Peşinde I

Ben artık bulunduğun şehirden gittim,
İnsan kuş misali.
Sen hâlâ
O kalabalık evde olmalısın,
Gelip gidenin çok mu bari?
Üzgünüm Leylâ,
Dünya hali!

Behçet Necatigil

şiir değil ya, bildiğin uzun metraj filim! yanarım yanarım ben yıllarca necatigil'i sevgilerde'yle bildim ona yanarım. 

o değil de benim için "bir çift güvercin uçsa, yanık yanık koksa karanfil"dan müteşekkil bir melih cevdet var, onu ne yapsak.



10 Ağustos 2013 Cumartesi

elçiye zeval olmaz

bloğu açtığımdan beri sandıklarda kalan yazılmış, çizilmişler de artık paylaşırız ümidiyle gün yüzüne çıktılar. kimilerini ele alıp tekrardan yazdım, üzerlerinde çalıştım hatta bloğa da koydum ama koymam ve kaldırmam bir oldu.

geçmiş nasıl da boğuyor beni.

hatta bu bloğu başka bir ad ve başka bir adresle 2011'de açmış ve hiç yazı girmemiştim, geçen blog yazmaya karar verince hatırladım ama adı ve adresi beni o kadar boğdu ki, ad da adres de o zamanlar çok sevdiğim bir şairden bir dizeydi. ilk iş değiştirmek oldu.  ve şimdiye dek benim için kartpostal yazısından öte gidememiş "dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım" mısraı bir realite oldu. öyle ki bir de yüksek sesle söyledim ki  mısra bir anda canlandı böyle, kalktı karşıma oturdu. kafanızda sarıklı bıyıklı bi mevlana canlandı biliyorum ama yok, mevlana'nın dizeleri mevlana'dan bayağı bağımsız imişler, ben de pek şaşırdım, şöyle ki;

30-35 yaşlarında sarışın bi abla, belirir belirmez, "kız gözüme üfle" dedi, "toz kaçtı, çabuk". şaşkınlığımı belli etmemeye çalışarak üflemeye başladım. "ay o ne nazik nazik, düzgün üflesene" dedi mahalle teyzesi siniriyle.  düzgünce üfledim ben de. "neyse çekil" dedi, ve gözünün içine kaçtığını düşündüğü kirpiği bulurum umuduyla bu kez de iyice kontrol ettirdi. bu sırada daha iyi olmuştu gözleri, beni süzmeye başlamıştı bile.

"sağol kız" dedi, "kusura bakmadın dimi, çok yanıyordum ne yapayım." "yok canım ne kusuru" dedim, kusur saymasam da bi tuhaf karşılamıştım, ama misafir diye belli etmedim.

"ne iyi oldu da andın beni, son zamanlarda valla ben diyeyim, 4 sen de 5 yıldır hep internetten anıyorlar beni, ama böyle sana geldiğim gibi gidemiyorum, zor oluyor ben de üşeniyorum biliyon mu." "haa biliyorum" dedim, "geçen ali desidero'nun sözlerini andıydım, o geldiydi, onun da aynı derdi varmış, herkes internetten paylaşıyormuş, o da gitmiyormuş, evde çok canı sıkılıyormuş." "sahi sen nerde oturuyosun, belki yakındır evleriniz, birlikte takılırsınız" diye ekledim hevesle "canımmm, senin de düşündüğüne bak, ha haaay, güleyim bari, ayol mevlana'nın o kadar sözü var, olmadı bizim mahallede yunus'un, aşık veysel'in, köroğlunu'nun onca dörtlüğü var, yan mahalle zaten fuzuli mısraları mahallesi, ali desideroya mı kaldım"

"aa dedim, öyle deme, sohbeti çok iyiydi valla, tezimle ilgli akıl bile verdi." "valla ablası onlar yeni nesil pek bilmezler hayatı, yardımcı olmuştur da ne demiştir yani. bak bana, kültür desen ben de, tarih desen bende, coğrafya desen ben de.. anladığım kadarıylan okuyon, senin bölüm neydi ablası"

"valla, türk edebiyatı" dedim dememle "tü yazık sana demesin mi" "onca edebiyatçısın, dün dünde kaldı demek içi bu yaşını mı bekledin?" "yoo aslında bundan beş altı yıl evvel bikaç kez daha andıydım" "valla o aralar moda olduydum ben, yoğunumdur büyük ihtimal" başımı salladım, "ilk anışım değil yani" saçlarını arkaya attı, derin iç çekti, ablacan bi tavırla "belki de yoğunluktan değil, hakkını verememişsindir, ben de beğenmemiş, gelmemişimdir, geçmiş zaman tabi, bilinmez." utandım, başımı eğdim, "abla sana bi çay koyayım dedim" kahveci değil çaycı olduğunu anlamıştım, ama yanaşmadı. "yok kalmıycam o kadar, işim var. çok içten söyledin diye geldim, bi de ne zamandır bu ilk misafirliğim, az da olsa bi gidip göreyim dedim" "sağolasın abla" "hadi gülüm ben kalkıyorum, haa gitmeden, ne diycektim. dur dur."

durdum, hatırlayana kadar da ses etmedim. "bu aralar bizim orda mahalle düzenlemeleri yapılıyo, kim kaç kere anıldı, kaçına gitti, bunlar hep elle yazılırdı, bilgisayara geçiliyo şimdi, ben de yardım ediyorum arkadaşlara, o yüzden kafa kazan gibi, ne dicektim, hah, kız sevdim seni bişi isticem, sen kırmazsın ablanı" buyur abla bile diyemedim, ağzıma tıktı "bizim mahelleye bi velet taşındı, neymiş efendim, cemal süreya'nın 'yunus ki sütdişleridir türkçenin' mısrasıyış. aman da aman, kendisinden çok çekiyoruz. valla bizden çok anılıyor, bi de dünkü çocuk, her yere gidiyor, bizim 10 katımız maaş alıyor, etrafına söyle, bak okumuş etmiş kızsın, arkadaşlarına da söyle, anmayın onu, bizi anın, koskoca mevlana'nın, yunusun dizeleriyiz anacım, üç kuruş maaş yetmiyor masraflarımıza.maaştan önemlisi itibar biliyon mu!"

bu ricayla ağzım durdu tavana vurdu ama belli etmedim "tamam ablam dedim, merak etme, hallederiz" "sarılıp öper diye bekliyodum yanaşı yanaşıverdim ama geldiği gibi gidişi de hızlı oldu.

bu abesle iştigal ricayı da benim size aktarmam bana farzı kifaye oldu. anladınız siz onu.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

kıçı başı oynayan bütünsellik içermeyen, nedensellik içerebilen bağımsız fikri parçalar

bir kez daha emin oldum ki az evvel, yol kelimesini telaffuz etmeden içimden geçirmek dahi kafamda bir yerlerde ağrı yapıyor. (genelde ağrı ensemde hasıl oluyorken bu kez sol gözümün üstüne oturdu)

şaka maka bir tramvalar zincirimi tespit etmiş bulunuyorum: yolculuk yapmak! şehir içi, şehir dışı, otobüs, metrobüs, vapur.. 

son bir kaç yıldır o kadar çok yalnız seyahat ettim ve bu yolculuklarda o kadar çaresiz, mutsuz, parasız, huzursuz, evsiz, umutsuz idim ki ve bu cümleyi bağlayamadan ağrı kendini yokladı.

hay ben öğrenciliği, hay ben beni üç kuruş paraya nice sıkıntıya çalıştıran tüm boktan iş yerlerini, hay ben şehirlerarası aşk bana koymaz diyen kafamı öpeyim!*

bana verilen en tırt olduğum nasihat  "zaman en güzel ilaç" idi. tırt oluyorum arkadaş çünkü bu bir hakikat ve sen bu büyük hakikatı nasihatsevmez bünyeye verirsen bu bünyenin söze olan inancını da kırarsın. 

misal ben ne yapıyorum, acı çeken dostlarıma diyorum ki, ben sana desem desem zamanla geçer derim, ama sen bana inanmazsın çünkü ben bana söyleyen kimseye inanmadım.. o yüzden s.ktir et geçer mi geçmez mi.. ağla lan ağla! ağlamazsan adam değilsin. 

ne mal akıl veriyorum, ama harbici akıl veriyorum. bi sigara uzatıyorum, bak mesela kimse bana sigaranın iyi geldiğini, insanın arada sigara yakma kendine çay kahve yapma triplerinin zamanla bi alışkanlığa döndüğünü ve bu alışkanlığın insana keyif verdiğini söylemedi. (sigara efkarı keyfe dönüştüren mucizevi bi icattır efenim)

bu söylenmez mi adama lan.. efkarlanınca bi tane yakmak bile iyi geliyor demedi  kimse!

ağlayana ne yapıyor muşuz, ağla diyor muşuz ve bi sigara uzatıyormuşuz. anlaşıldı mı.



*muhayyilenizi geniş tutun diye söylüyorum o cümleye bir çok yüklem gider ben en romantiğini seçtim






29 Temmuz 2013 Pazartesi

adam haklı beyler

50'sinden sonra blog ve twitter açan ahmet abim ne diyor bloğunun girişinde bakınız;

"İnterneti yenemezsin, yenilmeyi bilmek lazım, ancak o zaman kendini yıpratmadan sorunsuzca taşıyabilirsin. Koşa koşa git, ttnet faturanı öde, çünkü yenebileceğin bir şey var,entelnettüellerin dünyasının geriye dönüşsüz bir hızla ilerlemesi karşısında duyduğun çaresizlik. Bunu yenmelisin. "

Ahmet Güntan. 

direnmek boşuna, akışına bırakmak lazım! hatta akıntıya karışmak lazım! 

28 Temmuz 2013 Pazar

ollalla dardanella!

Bu yaz geç gelen yahut hiç gitmeyen ergenliği eyliyorum. Ne yapacam akıtacam elemimi kederimi pinpon topundan çiçeğe..